Kadınca Dergi | Kültür-Sanat Bazı yazarlar sadece hikâye anlatır. Bazılarıysa hikayelerini toplumun sinir uçlarına dokunarak yazar. Serha...
Kadınca Dergi | Kültür-Sanat
Bazı yazarlar sadece hikâye anlatır. Bazılarıysa hikayelerini toplumun sinir uçlarına dokunarak yazar. Serhat Kaya, son yıllarda kalemi etrafında oluşan ilginin önemli bir kısmını bilinçli olarak bu ikinci alanda olmasına borçlu. Çünkü onun romanlarında yalnızca karakterler konuşmuyor; gecikmiş adalet, içten içe çürüyen kurumlar, susturulmuş kadınlar, yönsüz büyüyen çocuklar ve her gün biraz daha kabalaşan bir toplumsal iklim de konuşuyor. Son romanı Uçurum, adından başlayarak okurunu güvenli bir zemine çağırmıyor. Aksine, insanın hem bireysel hem toplumsal çöküşüne, bakmayı çoğu zaman ertelediğimiz o sert boşluğa doğru itiyor. Ama Kaya’nın roman hafızası yalnızca bugünden ibaret değil. Nadide Adalet’te vicdan ve hukuk arasındaki çatlağı, Bekleme Odası’nda ise insanın hayat karşısındaki askıda kalışını irdeleyen yazar, bugün artık daha açık bir yerden konuşuyor: Edebiyatın sadece “iyi yazılmış” olması yetmez; Dünyaya karşı bir hafızası, bir itirazı ve bir ahlaki gerilimi de olmalı.
Kaya’nın edebiyat yolculuğunda bir başka önemli eşik de kuşkusuz Zülfü Livaneli ile kurduğu ustalık bağı. Livaneli’nin, Kaya’nın romanları için “yerellikten çok genel insan davranışlarının izini sürerek edebi bir panorama yaratıyor” değerlendirmesi, son dönemde sıkça anılıyor. Biz de Serhat Kaya’yla, yalnızca romanlarını değil; Türkiye’de yayıncılığın hangi kör noktalarda debelendiğini ve edebiyatın bugün bu topluma hâlâ ne söyleyebileceğini konuştuk.
“Uçurum,
bir düşüş romanı değil; düşerken bile insan kalabilmenin romanı.”
— Son
romanınız Uçurum, daha adıyla bile sert bir metafor taşıyor. Sizin
için bu romanın asıl meselesi neydi?
Serhat
Kaya:
Uçurum’u bir “karanlık hikâye” olsun diye yazmadım. Karanlık zaten
hayatın içinde yeterince var. Beni ilgilendiren şey, insanın uçurumun kenarına
nasıl geldiği. Oraya bir anda gelmiyor kimse. Bir ülke de bir anda çürümez, bir
insan da. Önce bazı şeyleri normalleştiriyorsunuz. Sonra biraz daha
susuyorsunuz. Sonra haksızlık size değmeyince yolunuza bakıyorsunuz. Sonra bir
gün dönüp bakıyorsunuz ki, ayaklarınızın altında zemin kalmamış. Uçurum biraz
bunun da romanı. Düşüşün değil, düşüşe hazırlanmanın romanı. Karakterlerimin
çoğu, aslında hepimizin hayatlarında var olan, çok tanıdık insanlar. Dışarıdan
bakınca “idare ediyor” gibi görünen, ama içeride ağır ağır çöken insanlar. Beni
ilgilendiren tam da o iç çöküş.
— Uçurum bireysel
bir kırılma hikâyesi gibi başlıyor ama giderek toplumsal bir aynaya dönüşüyor.
Bu bilinçli bir kurgu muydu?
Serhat
Kaya:
Evet, çünkü Türkiye’de bireysel trajedi diye çok bağımsız bir alan kalmadı. Bu
ülkede bir kadının korkusu sadece “kişisel” değil. Bir çocuğun amaçsızlığı
sadece aile içi bir mesele değil. Bir gencin öfkesi, bir annenin tükenişi, bir
adamın ahlaki çürümesi… bunların hepsi artık toplumsal iklimin sonuçları. Romanlarımı
yazarken şunları düşünürüm: Dünya toplumları olarak bizler ne zaman bu kadar
kolay sertleştik? Ne zaman birbirimizin acısına bu kadar geç tepki vermeye
başladık? Uçurum biraz da bunu soruyor. Çünkü bazen en büyük
felaket, toplumun felaketi kanıksamasıdır.
—
Roman boyunca özellikle kadınların taşıdığı bazı görünmez yükler hissediliyor.
Bu, bugünün Dünyasına doğrudan bir gönderme mi?
Serhat
Kaya:
Dolandırmadan söyleyeyim: Başta Orta Doğu’da ve elbette daha birçok ülkede kadın
olmak başlı başına bir dayanıklılık sınavına dönüştürüldü. Ve biz bunu sadece
haber bültenlerinden izleyerek tüketiyoruz. Ülkemizdeki kadın cinayetleri artık
sadece hukuk meselesi değil; kültür, eğitim, aile, dil ve erkeklik krizinin
birleştiği dev bir toplumsal yaradır. Roman yazarken “gündem taşıyayım” gibi
bir yerden hareket etmiyorum. Ama vicdanı olan bir romancı, yaşadığı ülkenin
karanlığını dekor gibi kullanamaz. Onu duymak, anlamak ve gerektiğinde okurun
boğazına düğüm gibi bırakmak zorundadır. Edebiyatın görevi çözüm üretmek değil
belki, ama uyuşmayı bozmak.
“Türkiye’de çocuklar artık hayal kurmuyor; algoritma izliyor.”
— Uçurum yalnızca
yetişkinlerin değil, gençlerin ve çocukların da yönsüzlüğünü sezdiren bir
roman. Sizce bugünün en büyük toplumsal kırılması nerede?
Serhat
Kaya:
Çocukların ve gençlerin ruhunda. Çok açık söylüyorum; Türkiye’de bugün büyük
bir hedefsizlik var. Ama bu gençlerin suçu değil. Onlara vaat edilen hayatla
karşılarına çıkan hayat arasında korkunç bir uçurum var. Bir çocuk artık “ne
olmak istiyorum?” diye değil, “nasıl hayatta kalırım?” diye büyüyor. Bu çok
ağır bir şey. Eğitim sistemi ezber öğretiyor, ama yön vermiyor. Adalet sistemi
korku üretiyor, ama güven vermiyor. Aileler sevgiyi bile performansa bağlamış
durumda. Sonra dönüp “neden bu kadar öfkeli, bu kadar boşlukta bir kuşak var?”
diye soruyoruz.
E çünkü çocukların içini dolduracak bir anlam dünyası bırakmadık onlara. Romanlar biraz da o yüzden önemli. Çünkü iyi edebiyat insana hedef tayin etmez fakat bilinçli istikametler verir.
— Türkiye’de edebiyat dünyasına ve yayıncılık sektörüne dair zaman zaman eleştirel çıkışlarınız oluyor. Bugün en büyük sorun sizce ne?Serhat
Kaya:
En büyük sorun şu: Türkiye’de bazen iyi yazmanız yetmiyor. Görünür olmanız
gerekiyor. Ama görünürlük de çoğu zaman edebiyat üzerinden değil, dolaşım
ekonomisi üzerinden kuruluyor.
Bir romanın değeri bazen metinle değil; hangi çevrede dolaştığıyla, kimlerin birbirine pas attığıyla, kimlerin birbirini parlatmayı seçtiğiyle ölçülüyor. Çok iyi kalemler sessizlikte kalıyor, çünkü sektör bazen metne değil, paketlemeye yatırım yapıyor. Yayıncılıkta editoryal derinlik de zayıfladı. Çok hızlı tüketilen, çok hızlı parlatılan ve çok hızlı unutulan kitaplar çağındayız. Oysa edebiyat aceleye gelmez. Roman biraz sabır ister, biraz yalnızlık ister, biraz da sistemin sevmediği bir inat ister.
— Bu,
sizin için kişisel bir kırgınlığa da dönüşüyor mu?
Serhat
Kaya:
Dönüşüyor tabii. İnsan bazen içinden şu cümleyi geçiriyor: “Ben belki de yirmi
sene daha erken doğsaydım, bu coğrafyada başka türlü okunurdum.” Çünkü şimdi
çok gürültülü bir dönemdeyiz ve sessiz derinlik bazen hak ettiği yankıyı
bulamıyor. Bunu kibirle söylemiyorum. Tam tersine, biraz hüzünle söylüyorum.
Hatta bazen şunu da düşünüyorum, eğer yabancı bir yazar olsaydım, belki dünya
edebiyatının o büyük merceğine daha kolay yakalanırdım. Çünkü bazı
coğrafyalardan çıkan metinler daha kolay “evrensel” ilan ediliyor; bazı
coğrafyalardan çıkanlarsa önce kendini kanıtlamak zorunda bırakılıyor. Oysa
insan acısı, yalnızlık, vicdan, aşk, suç, kırılma… bunların pasaportu yok. İyi
romanın da olmamalı.
—
Kaleminiz için sık sık “özgün”, “iddialı” ve “romancı damarı güçlü” gibi
tanımlar kullanılıyor. Siz kendi yazarlığınızı nasıl görüyorsunuz?
Serhat
Kaya:
Kendime dışarıdan sıfat koymayı sevmem. Ama şunu biliyorum: Ben romanı sadece
olay anlatmak için yazmıyorum. İnsanın içindeki çatlağın sesini duymaya
çalışıyorum. Bir karakterin söylediği şey kadar sustuğu şey de beni
ilgilendiriyor. İyi roman, bana göre, okura “ne güzel yazılmış” dedirten değil;
okurun hayatına doğallıkla sızan ve hissettiren romandır. Ben o sızma ve hisle
ilgileniyorum.
— Nadide
Adalet sizin külliyatınız içinde daha doğrudan toplumsal damar taşıyan
metinlerden biri olarak görülüyor. Bugünden dönüp bakınca o roman sizin için ne
ifade ediyor?
Serhat
Kaya:
Nadide Adalet benim için çok önemli. Çünkü o romanı yazarken
yalnızca yerel bir hukuk sistemine değil, genel vicdan anlayışımıza da
bakıyordum. İnsanlar bazen mahkemeden önce birbirini yargılıyor, bazen de
mahkeme kararından sonra bile içlerinde hiçbir şey çözülmüyor.
Adalet bizde
çok sık “karar” zannediliyor. Oysa adalet bazen bir insanın gece başını yastığa
koyduğunda kendinden kaçamamasıdır. Nadide Adalet biraz o
yüzleşmenin romanıydı.
Bugün hâlâ güncel olmasının nedeni de bu galiba. Çünkü bizde ve romana dekor olan İran gibi birçok ülkede adalet duygusu hâlâ çok yaralı.
— Bekleme Odası ise daha varoluşsal, daha içe dönük bir metin gibi okundu. O romanın sizin yazarlık yolculuğunuzdaki yeri ne?Serhat
Kaya:
Bekleme Odası benim için çok özel bir kitap. Çünkü hayatın en sert
duygularından birini taşıyor: askıda kalma hâlini. İnsan bazen hayatı yaşamaz,
bekler. Karar bekler, haber bekler, cesaret bekler, affedilmeyi bekler,
unutulmayı bekler. Bekleme Odası, insanın en büyük trajedisi başına gelen şey
değil, bir türlü başlayamayan hayatıdır da diyor aynı zamanda. Ve bence birçok
insan orada, yani başlayamayan hayatında yaşıyor bugün. Zaten modern insanın en
büyük hastalıklarından biri de bu; sürekli ertelenmiş bir hayat.
—
Zülfü Livaneli’yle kurduğunuz bağ çok konuşuldu. “Usta” kelimesi sizin için
gerçekten ne ifade ediyor?
Serhat
Kaya:
“Usta” kelimesi benim için sadece hayranlık değil, terbiyedir. Bir yazarın
başka bir yazardan etkilenmesi çok doğal. Ama asıl mesele, o etkilenmenin lezzetini
tadarken kendi sesini bulabilmektir. Zülfü Livaneli, Dünya için çok değerli bir
insan ve edebiyat için büyük bir isim. Edebiyatı sadece roman olarak değil, bir
ülke hafızası olarak kurabilen ender yazarlardan biri. Onunla aynı çağda
yaşamak, onu okuyarak büyümek ve bugün onun cümlelerinden takdir görmek elbette
çok kıymetli. Ama ben ustalığı biraz da şurada görüyorum: Usta sana yol açar,
yolunu çizmez. Sana cesaret verir, şunu yap demez, sen ustanın yürüyüşünü takip
ederin.
—
Livaneli’nin sizin romanlarınız için söylediği övgü dolu sözler sizde nasıl bir
karşılık buldu?
Serhat
Kaya:
İnsanın ustasından güzel sözler duyması kolay taşınan bir şey değil. Hem onur
verici hem de ağır. Çünkü o cümleler bir iltifat olmanın ötesinde, sorumluluk
da yüklüyor. “Edebi panorama” meselesi benim için çok anlamlıydı. Çünkü ben
gerçekten sadece olay anlatmak istemiyorum; insanın hem bireysel hem toplumsal
manzarasını kurmaya çalışıyorum. Eğer o çaba ustanın gözünden de görünmüşse, bu
benim için layık görülebileceğim ödüllerden çok daha kıymetli.
—
Antalya Kitap Fuarı’nda binlerce insanın önünde Livaneli’yle yaptığınız söyleşi
uzun süre konuşuldu. O gün sizde ne kaldı?
Serhat
Kaya:
Kalabalığın büyüklüğünden çok, o kalabalığın içindeki ihtiyaç duygusu kaldı
bende. İnsanlar sadece fotoğraf çektirmek için orada değildi. Bir şey duymaya,
bir şeye tutunmaya, biraz nefes almaya gelmişlerdi. Türkiye’de bazen kitap
fuarları, kültürel etkinlikten çok toplumsal sığınaklara dönüşüyor.
Antalya’daki o gün de biraz öyleydi. Salonun içindeki ilgi, dışarıdaki taşma,
insanların söze hâlâ bu kadar aç olması… Bunlar bana şunu tekrar hatırlattı:
Bütün yorgunluğa rağmen edebiyat hâlâ bir ihtiyaç. Ve evet, ustamla aynı
sahnede, edebiyatın toplumu dönüştürme gücünü konuşmak benim için yalnızca
mesleki değil, duygusal olarak da unutulmaz bir andı. O günün yankısı bence
biraz da buradan geldi. Çünkü insanlar sadece iki yazarı değil, iki kuşağın
aynı cümlede buluşmasını izledi.
“Edebiyat
dünyayı kurtarmaz; ama insanı vicdansızlığa teslim etmez.”
—
Bugün Türkiye gibi sert bir toplumsal iklimde edebiyatın gerçek görevi sizce
nedir?
Serhat
Kaya:
Edebiyat dünyayı kurtarmaz. Bu kadar romantik değilim. Ama edebiyatın çok
önemli bir işlevi var: İnsanı vicdansızlığa tam teslim olmaktan korur. Çünkü
iyi bir roman, seni kendinden başka birinin içine yerleştirir. Bir kadının
korkusunu, bir çocuğun yalnızlığını, bir suçlunun çatlağını, bir annenin
sessizliğini sana yaşatır. Ve bunu gerçekten yapabilen bir metinden sonra artık
aynı insan olarak kalamazsın. Bugün en büyük mesele bence tam da buralarda
başlıyor. İnsanlar artık birbirinin hayatına nüfuz etmiyor. Herkes kendi
ekranında, kendi haklılığında, kendi yankı odasında yaşıyor. Edebiyat o odayı
kırar. Bence görevi budur.
Uçurumun
Kıyısında Usta Bir Kalem
Serhat
Kaya ile konuşurken en belirgin duygu şuydu: O, yalnızca iyi roman yazan biri
değil; romanın hâlâ bir vicdan alanı olduğuna inanan yazarlardan biri. Bu
yüzden onun metinleri, okuru sadece estetik bir deneyime değil, ahlaki bir
yüzleşmeye de çağırıyor. Uçurum, bu anlamda yalnızca son romanı
değil; aynı zamanda bugünün Dünyasına tutulmuş sert, soğukkanlı ve unutulması
zor bir bakış. Nadide Adalet ile hukukun ötesindeki
yaraları, Bekleme Odası ile askıda kalmış hayatları
kurcalayan Kaya, şimdi Uçurum ile daha geniş bir soruyu
masaya koyuyor: Bir toplum, vicdanını kaybettikten sonra gerçekten ne kadar
ayakta kalabilir?
Belki
iyi roman tam da burada başlar. İnsanın bakmak istemediği yerde.
Ve Serhat Kaya, tam oraya yazıyor.
Kadınca
Dergi / Röportaj: İrem Özdamlar





Hiç yorum yok